Avrupa Futbolu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Avrupa Futbolu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
5 Mart 2012
Senin Aşkın Balondu Söndü : Andre Villas-Boas
Chelsea ile Villas-Boas'ın ayrı dünyaların insanları oldukları ta en başından belliydi aslında. İlk birkaç maçta alınan kötü sonuçlardan sonra bizim ülkemizde bolca kullanılan bir klişeşerden olan "Uyum süreci"ne bağlandı bu kayıplar ama, sonrasında da bir düzelme olmadı gerek Villas-Boas'ta, gerekse de Chelsea'de. Durum bundan ibaret olunca; bu Chelsea-Villas Boas birlikteliği epey kısa sürdü ve dün itibariyle yolları ayrıldı bu ikilinin. Villas-Boas kötü teknik direktör mü? Elbette değil. Hatta bana sorarsanız Mourinho'dan sonra şu an dünyanın en iyi teknik direktör olduğunu söyleyebilirim. Zaten boşu boşuna Mourinho'nun veliahtı olarak gösterilmiyor bu adam. Sadece böyle bir takımda çalışmanın yükünü kaldıramadı. Aslında Porto'da kısa bir sürede elde ettiği başarılardan sonra apar topar Chelsea'nin teklifini kabul etmesi, başlı başına hataydı. Bence Porto'da kariyerine devam etseydi, kısa bir sürede Avrupa Ligi'nin yanına Şampiyonlar Ligi şampiyonluğunu da ekleyebilirdi ama, olmadı. Velhasıl; 'bu sezonun balonu' benzetmesini yapabiliriz Villas-Boas için.
14 Ağustos 2011
Newcastle United - Arsenal Maçı Üzerine
Bizde ligler ertelenince futbolsuzluktan düz duvara tırmanır hâle geldik. En nihayetinde uzun bir aradan sonra da Premier Lig bugün itibariyle başladı ve bu futbola olan açığımızı bir nebze olsun dindirecektir. Arsenal ilk hafta Newcastle deplasmanında açacaktı ligi. Geçen sezonun unutulmaz maçlarından olan 4-0'dan 4-4'e gelen maçtan sonra Newcastle deplasmanı muhakkak sancılı geçecekti.
Arsenal maça bildiğimiz gibi başladı. Hani o geçen sezon erken gol atamayan, beklenen gol bir türlü gelmeyince de sıkıntılar yaşayan Arsenal, bu sezon da kaldığı yerden devam ediyordu ne yazık ki. Bu durumun bir diğer nedeni olarak Newcastle'ın sert savunmasının da etkisinin olduğunu düşünüyorum ben ama Gervinho hamlesine rağmen gol bölgesinde sıkıntı vardı bu maçta. Gervinho hamlesine ilk başta çok sevinmiştim fakat en azından bu maç için konuşmak gerekirse, bariz bir biçimde sınıfta kaldığını söyleyebilirim. Fizik gücü açısından Premier Lig'de tutunabilecek bir yapıya sahip değil şu an için. Çok etkisiz kalıyor, etkisiz kalınca ve diğer oyunculardan ileriye takviye gelmeyince pozisyon üretmekte zorluk çekiyor takım. Bu maçta da genel olarak etkili bir Arsenal izleyemedik yani.
Topu orta sahadan ileriye taşıyabilecek oyuncu yok şu an takımda. Fabregas'ın takımdan ayrılması orta saha ve hücum hattını çok etkilemiş. Bu çok açık. Arsene Wenger paraya kıyıp o bölgeye transfer yapar mı pek sanmıyorum ama mutlaka yapmalı. Yoksa bu sene kâbus gibi bir sezon olabilir taraftar ve takım açısından. Bir diğer sorun ise tabii ki de Nasri. Onun Manchester City'e gideceği konuşuluyor ve bu maçta yokluğu baya belli oldu. Nasri'nin yerine de transfer yapılmalı kesinlikle.
Maç özeline tekrar geri dönmek gerekirse, 75. dakikaya kadar pek bir hareket yoktu maçta. Tabii Gervinho'nun Newcastle ceza sahasında düşürülmesine kadar. Normalde o pozisyon için çok ağır sözler söylenmesi gerekir ancak bu dakikadan itibaren ne desek boş. Gervinho'ya faul yapılıyor ve muhtemelen o pozisyonda penaltı çalınması gerekirken, Barton'ın yerde yatan Gervinho'ya yaptığı muamele görmezden gelinerek Gervinho'ya kırmızı, Barton'a sarı kart gösteriliyor. Ha, faul pozisyonundan sonra Gervinho'nun Barton'a yaptıklarını da uygun bulmuyorum ancak Barton'ın onca çirkefliğe rağmen sarı kart görmesi kanıma dokundu şahsen. Belki de dünya'nın en iyi ligi'nin hakemleri böyle hatalar yapıyorsa, diğer ülkelerde ve özellikle bizim ülkemizde yapılan hakem hatalarına da pek tepki göstermemek gerekir öyleyse. Peki şimdi ne olacak, Gervinho iki veya üç maç ceza alacak, Barton ise ise hiçbir ceza almadan yoluna devam edecek.. Futbol gerçekten enteresan bir oyun evet.
12 Ağustos 2011
İngiltere Yolları Taştan : Tuncay Şanlı
Açıkçası bu transfer resmiyet kazanmadan önce Tuncay'ın İngiltere'ye döneceğine ihtimal vermiyordum pek. Ama bugün itibariyle transfer netlik kazandı ve Tuncay için İngiltere yolları tekrardan açıldı. İyi mi oldu kötü mü oldu net bir fikrim yok açıkçası. Çünkü bundan önce İngiltere'de Middlesbrough ve Stoke City'de forma giymişti ve bu iki kulüp Tuncay'ın kariyerine yarardan çok, zararı oldu. Stoke City'e kıyasla Middlesbrough'nun Tuncay'ın kariyerine öyle aşırı derecede darbe vurduğunu söyleyemeyiz aslına bakarsanız. Bana göre Middlesbrough'da fena top oynamıyordu Tuncay ama işte şanssızlığına iki sene sonra takım ligden düştü.
Ardından Stoke City kariyeri de Tuncay için büyük yıkım oldu. Burada da Tony Pulls Tuncay için büyük talihsizlikti, velhasıl burada da tutunamadı. İngiltere'den sonra Almanya'nın yolunu Tuncay, burada da dikiş tutturamadı. Wolfsburg'tan sonra her Fenerbahçeli gibi ben de Tuncay'ın Fenerbahçe'ye dönmesini çok istiyordum elbette ancak o yine Avrupa'nun yollarını tuttu.
Fenerbahçe meselesine tekrar geri dönmek gerekirse, bu saatten sonra takıma pek faydalı olamayacaktı büyük ihtimalle. Yine de Tuncay'dan söz ediyoruz burada. Kötü oynasa, forma şansı bulamasa bile o özlenen ruh için bile transfer edilebilirdi, lakin olmadı. Bolton'da başarılı olabilir mi olamaz mı bir şey diyemem. Ama yine küme düşme potansiyeli çok yüksek olan bir takıma gittiği kesin. Umarım bu sefer başarılı olur, zira buna çok ihtiyacı var.
Ardından Stoke City kariyeri de Tuncay için büyük yıkım oldu. Burada da Tony Pulls Tuncay için büyük talihsizlikti, velhasıl burada da tutunamadı. İngiltere'den sonra Almanya'nın yolunu Tuncay, burada da dikiş tutturamadı. Wolfsburg'tan sonra her Fenerbahçeli gibi ben de Tuncay'ın Fenerbahçe'ye dönmesini çok istiyordum elbette ancak o yine Avrupa'nun yollarını tuttu.
Fenerbahçe meselesine tekrar geri dönmek gerekirse, bu saatten sonra takıma pek faydalı olamayacaktı büyük ihtimalle. Yine de Tuncay'dan söz ediyoruz burada. Kötü oynasa, forma şansı bulamasa bile o özlenen ruh için bile transfer edilebilirdi, lakin olmadı. Bolton'da başarılı olabilir mi olamaz mı bir şey diyemem. Ama yine küme düşme potansiyeli çok yüksek olan bir takıma gittiği kesin. Umarım bu sefer başarılı olur, zira buna çok ihtiyacı var.
7 Ağustos 2011
Schalke'nin Sorunu Ne?
Malum, Bundesliga'da maçlar Cuma gününden itibaren start aldı artık. Start aldı almasına da, Schalke için hiç de iyi bir başlangıç olmadı bu hafta. Ligi Stuttgart deplasmanı ile açmak başlı başına bir şanssızlıktı zaten. Zira karşısınızdaki takım Stuttgart ve ne yapacağı belli olmayan bir görüntü içerisindeler genellikle. Nitekim yenilenmiş statlarında ve seyircinin de etkisiyle üç gollü bir galibiyet aldılar Schalke karşısında. Dünkü maç gerçekten kâbus gibiydi Schalke için. Maçın genelinde takımın tam olarak ne yaptığı belli değildi. Herkes kendi havasındaydı diyebiliriz yani. Stuttgart maçı gösterdi ki, takımda geçen seneye kıyasla değişen hiçbir şey yok. Her şey yine çok kötü bir şekilde işlemeye devam ediyor ne yazık ki.
Yapılan transferler, harcanan onca paraya rağmen oynanan kötü futbol ve kötü futbolun getirisi olan üç gol. Gerçi ben olaya biraz fazla kötümser yaklaşıyor olabilirim -ne de olsa daha ligin ilk haftası- ama hani takım için olumlu bir şey söylemek çok zor şu an için. Olumlu bir şeyler söyleyebilmek için kendimi biraz daha zorlayacak olursam, Ralf Fahrmann'ın performansı beni sevindirdi diyebilirim. Onu geldiği günden bu yana bu maçla beraber üç kez izleme fırsatım oldu ve bu üç maç sonunda kafamda oluşan fikir, Neuer'den bile daha iyi bir kaleci olduğu yönünde. Ha, tabii ki erkenden konuşmak doğru olmaz ama benim fikrim bu yönde şu an.
Takım için bir diğer olumlu gelişme ise Fahrmann örneğinde olduğu gibi, Fuchs'un oynadığı oyunda biraz sevindiriyor beni. Ancak gel gör ki, iki veya üç kişinin bireysel çabaları asla yeterli olamıyor tabii. Uzun lafın kısası, Schalke'de ne teknik direktör değişikliği, ne de yapılan transferler etki edebilmiş vaziyette şu an için. Ayrıca son olarak şunu da belirteyim, "böyle olsaydı daha iyi olurdu" demeyi pek sevmem lakin 2006-2007 sezonunda takıma getirdiği hava ve Schalke'yi şampiyonluk yarışının içine sokması açısından Mirko Slomka'yı bir kez daha takımın başında görmek isterim ben. Bu işlerin Felix Magath veya ne bileyim, Ralf Rangnick ile olmayacağı kabak gibi ortada.
Yapılan transferler, harcanan onca paraya rağmen oynanan kötü futbol ve kötü futbolun getirisi olan üç gol. Gerçi ben olaya biraz fazla kötümser yaklaşıyor olabilirim -ne de olsa daha ligin ilk haftası- ama hani takım için olumlu bir şey söylemek çok zor şu an için. Olumlu bir şeyler söyleyebilmek için kendimi biraz daha zorlayacak olursam, Ralf Fahrmann'ın performansı beni sevindirdi diyebilirim. Onu geldiği günden bu yana bu maçla beraber üç kez izleme fırsatım oldu ve bu üç maç sonunda kafamda oluşan fikir, Neuer'den bile daha iyi bir kaleci olduğu yönünde. Ha, tabii ki erkenden konuşmak doğru olmaz ama benim fikrim bu yönde şu an.
Takım için bir diğer olumlu gelişme ise Fahrmann örneğinde olduğu gibi, Fuchs'un oynadığı oyunda biraz sevindiriyor beni. Ancak gel gör ki, iki veya üç kişinin bireysel çabaları asla yeterli olamıyor tabii. Uzun lafın kısası, Schalke'de ne teknik direktör değişikliği, ne de yapılan transferler etki edebilmiş vaziyette şu an için. Ayrıca son olarak şunu da belirteyim, "böyle olsaydı daha iyi olurdu" demeyi pek sevmem lakin 2006-2007 sezonunda takıma getirdiği hava ve Schalke'yi şampiyonluk yarışının içine sokması açısından Mirko Slomka'yı bir kez daha takımın başında görmek isterim ben. Bu işlerin Felix Magath veya ne bileyim, Ralf Rangnick ile olmayacağı kabak gibi ortada.
1 Temmuz 2011
Arsenal'da Transfer Bitmez (!)
Blogda kadınlar futboluna o kadar yüklendikten sonra, e artık bir yerde erkekler futboluna da bir pası atmak lazımdı ve Arsenal'daki transfer belirsizliği artık benim de canımı da sıkmaya başlamışken, bu yazıyı yazmaya karar verdim. "x kulübünde transfer bitmez" söylemi son zamanların en büyük klişelerden birisidir herhâlde. Arsenal'ı bir kenara koyarsak ve diğer Avrupa kulüplerine bakarsak, onlar çatır çatır transferler yaparken, Arenal'da henüz daha çıt yok maalesef.
Gerçi şimdi hakkını yemeyelim, bugün Barcelona altyapısından Hector Bellerin ve Jon Toral'ı renklerine bağladılar ama bu transferlerin ne derece yeterli olduğu tartışılır. Onun haricinde Charlton Athletic'ten Carl Jenkinson, Lorient'den Coquelin ve Botelho'yu renklerine bağladı Arsenal ama bu isimler yeterli isimler değil. Her şeyden önce 'geleceğe yatırım' için yapılmış transferler diyebiliriz bunlar için. Yani bu isimlerle başarının gelmesi şu aşamada imkansız.
Öte yandan bir de Gervinho meselesi var tabii. O transferde tam bir yılan hikâyesine dönüştü maalesef. "Ha geldi, ha gelecek" derken, o transferde tam bir arapsaçı oldu kısacası. Ben şu açıdan Arsene Wenger'i anlamıyorum. Hani tamam, Gervinho gibi bir adamın Arsenal'a transferi gerçekleşirse çok çılgın bir transfer olacaktır muhakkak ama, takımın kaleci sorunu yaşadığı kabak gibi ortadayken, diğer mevkiler için transfer konusunda ısrarcı olmasına anlam veremiyorum. Buradan şu sonuç çıkartılmasın tabii ki de ; Gervinho veya ne bileyim, herhangi bir isimden önce transferde öncelik kaleciye verilmeli bana göre.
Hep gelmesi muhtemel oyuncuları konuştuk, biraz da Arsenal'dan gitmesi muhtemel isimleri konuşmak lazım. Şu an takımdan gitmesi en muhtemel isim Fabregas. Bunu herkes biliyor. Aylardır bu transfer konuşulup durdu. Hatta artık kabak tadı vermeye başladı diyebilirim. Şayet transfer gerçekleşirse, Arsenal'ın kasasına ciddi bir para gireceği kesin. Bu transfer için bir yandan gerçekleşmesini, öte yandan da gerçekleşmemesini istiyorum. Umarım en kısa zamanda bir sonuca bağlanır bu transfer.
Son olarak ise, Samir Nasri'nin de takımdan ayrılacağı söyleniyor. Onun kesinlikle takımdan ayrılmasını istemiyorum. Zira olur da Arsenal'dan ayrılırsa, Manchester City'e transfer olacağı söyleniyor. Para için de olsa Manchester City'e gitmesi çok mantıksız. O yüzden Wenger'in Nasri'yi ne yapıp edip, takımda tutması şart.
Gerçi şimdi hakkını yemeyelim, bugün Barcelona altyapısından Hector Bellerin ve Jon Toral'ı renklerine bağladılar ama bu transferlerin ne derece yeterli olduğu tartışılır. Onun haricinde Charlton Athletic'ten Carl Jenkinson, Lorient'den Coquelin ve Botelho'yu renklerine bağladı Arsenal ama bu isimler yeterli isimler değil. Her şeyden önce 'geleceğe yatırım' için yapılmış transferler diyebiliriz bunlar için. Yani bu isimlerle başarının gelmesi şu aşamada imkansız.
Öte yandan bir de Gervinho meselesi var tabii. O transferde tam bir yılan hikâyesine dönüştü maalesef. "Ha geldi, ha gelecek" derken, o transferde tam bir arapsaçı oldu kısacası. Ben şu açıdan Arsene Wenger'i anlamıyorum. Hani tamam, Gervinho gibi bir adamın Arsenal'a transferi gerçekleşirse çok çılgın bir transfer olacaktır muhakkak ama, takımın kaleci sorunu yaşadığı kabak gibi ortadayken, diğer mevkiler için transfer konusunda ısrarcı olmasına anlam veremiyorum. Buradan şu sonuç çıkartılmasın tabii ki de ; Gervinho veya ne bileyim, herhangi bir isimden önce transferde öncelik kaleciye verilmeli bana göre.
Hep gelmesi muhtemel oyuncuları konuştuk, biraz da Arsenal'dan gitmesi muhtemel isimleri konuşmak lazım. Şu an takımdan gitmesi en muhtemel isim Fabregas. Bunu herkes biliyor. Aylardır bu transfer konuşulup durdu. Hatta artık kabak tadı vermeye başladı diyebilirim. Şayet transfer gerçekleşirse, Arsenal'ın kasasına ciddi bir para gireceği kesin. Bu transfer için bir yandan gerçekleşmesini, öte yandan da gerçekleşmemesini istiyorum. Umarım en kısa zamanda bir sonuca bağlanır bu transfer.
Son olarak ise, Samir Nasri'nin de takımdan ayrılacağı söyleniyor. Onun kesinlikle takımdan ayrılmasını istemiyorum. Zira olur da Arsenal'dan ayrılırsa, Manchester City'e transfer olacağı söyleniyor. Para için de olsa Manchester City'e gitmesi çok mantıksız. O yüzden Wenger'in Nasri'yi ne yapıp edip, takımda tutması şart.
14 Haziran 2011
Faroe Adaları
2006 yılında son haftada kaçan şampiyonluktan sonra, Fenerbahçe ligi ikinci sırada tamamlamıştı ve ligi ikinci sırada tamamalayınca, Şampiyonlar Liginde ön eleme oynamak zorunda kalmıştı. Kuralar çekildikten sonra Fenerbahçe, Faroe Adalarından B36 Torshavn takımı ile eşleşmişti ve aslında bu eşleşmeden sonra, benim Faroe Adalarına, daha doğrusu B36 Torshavn'a olan ilgim bayağı artmıştı.
Faroe Adaları konum olarak Danimarka, İngiltere, Norveç ve İzlanda'nın tam ortasında bulunan küçük bir ada. Diğer İskandinav ülkelerinde olduğu gibi, burada da en popüler spor, tabii ki de futbol. En son sayımlara göre nüfusu 45.000 dolaylarında ve bu 45.000 nüfusun yaklaşık 1500'ü lisanslı futbolcu. Bu 1500 lisanslı futbolcunun hepsi futbolla mı uğraşıyor? Tabii ki hayır. Futboldan kazandıkları para yetmediği için çoğu futbolcu, çeşitli meslek gruplarında iş sahibi. En azından B36 Torshavn'da otel görevlisinden tutun da, polisine kadar bir sürü futbolcu vardı. Ayrıca nüfusuna 45.000 dedik ve bütün halkı toplasanız, Şükrü Saraçoğlu Stadına getirseniz, stadı dolduramayacak kadar az nüfusa sahipler.
Ülkenin futbol ligine yani bir asıl adıyla Formuladeildin ligine şöyle bir göz attığımız da, 10 takımlı bir lige sahipler. Ve bu 10 takım bir sezonda dört defa birbiriyle maç yapıyor. Yani bu adamlar bir sezonda bizden daha fazla maç yapıyorlar. Ligi şampiyon olarak tamamlayan takım, Şampiyonlar Ligine ikinci ön eleme turundan katılıyor. İkinci ve üçüncü sırada yer alan takımlar ise,Uefa Avrupa Liginin yolunu tutuyorlar. HB Torshavn, 20 şampiyonlukla bu ligin en çok şampiyon olan takımı. Sırasıyla bunu Kİ ve TB takımları izliyor. B36 Torshavn'ın şampiyonluk sayısı ise 8. 2006 yılında şampiyon olduktan sonra inişli çıkışlı bir form grafiği sergilediler ve buna rağmen bu sezon 11 haftası geride kalan ligde 25 puanla birinci sırada bulunuyorlar.
Faroe Adaları'nun Milli takımına da değinmek gerekirse, takımı şu an İrlandalı Brian Kerr çalıştırıyor. Faroe Adaları yapı olarak San Marino, Lüksemburg, Liechtenstein veya ne bileyim, Andorra'ya çok benziyor. Avrupa şampiyonaları elemelerinde C Grubunda 4 puan ile son sırada bulunuyorlar şu an. En son yaptıkları maçta Estonya'yı kendi evlerinde 2-0 yenmişlerdi. Fifa sıralamasında konumlarına baktığımız vakit ise,168 puan ile 136. sırada yer alıyorlar. Milli takım bazında bugüne kadar aldıkları en farklı galibiyeti ise San Marino'ya karşı 3-0'lık skor ile almışlar.
Faroe Adaları konum olarak Danimarka, İngiltere, Norveç ve İzlanda'nın tam ortasında bulunan küçük bir ada. Diğer İskandinav ülkelerinde olduğu gibi, burada da en popüler spor, tabii ki de futbol. En son sayımlara göre nüfusu 45.000 dolaylarında ve bu 45.000 nüfusun yaklaşık 1500'ü lisanslı futbolcu. Bu 1500 lisanslı futbolcunun hepsi futbolla mı uğraşıyor? Tabii ki hayır. Futboldan kazandıkları para yetmediği için çoğu futbolcu, çeşitli meslek gruplarında iş sahibi. En azından B36 Torshavn'da otel görevlisinden tutun da, polisine kadar bir sürü futbolcu vardı. Ayrıca nüfusuna 45.000 dedik ve bütün halkı toplasanız, Şükrü Saraçoğlu Stadına getirseniz, stadı dolduramayacak kadar az nüfusa sahipler.
Ülkenin futbol ligine yani bir asıl adıyla Formuladeildin ligine şöyle bir göz attığımız da, 10 takımlı bir lige sahipler. Ve bu 10 takım bir sezonda dört defa birbiriyle maç yapıyor. Yani bu adamlar bir sezonda bizden daha fazla maç yapıyorlar. Ligi şampiyon olarak tamamlayan takım, Şampiyonlar Ligine ikinci ön eleme turundan katılıyor. İkinci ve üçüncü sırada yer alan takımlar ise,Uefa Avrupa Liginin yolunu tutuyorlar. HB Torshavn, 20 şampiyonlukla bu ligin en çok şampiyon olan takımı. Sırasıyla bunu Kİ ve TB takımları izliyor. B36 Torshavn'ın şampiyonluk sayısı ise 8. 2006 yılında şampiyon olduktan sonra inişli çıkışlı bir form grafiği sergilediler ve buna rağmen bu sezon 11 haftası geride kalan ligde 25 puanla birinci sırada bulunuyorlar.
Faroe Adaları'nun Milli takımına da değinmek gerekirse, takımı şu an İrlandalı Brian Kerr çalıştırıyor. Faroe Adaları yapı olarak San Marino, Lüksemburg, Liechtenstein veya ne bileyim, Andorra'ya çok benziyor. Avrupa şampiyonaları elemelerinde C Grubunda 4 puan ile son sırada bulunuyorlar şu an. En son yaptıkları maçta Estonya'yı kendi evlerinde 2-0 yenmişlerdi. Fifa sıralamasında konumlarına baktığımız vakit ise,168 puan ile 136. sırada yer alıyorlar. Milli takım bazında bugüne kadar aldıkları en farklı galibiyeti ise San Marino'ya karşı 3-0'lık skor ile almışlar.
27 Mayıs 2011
Lille 2011-2012 Sezonu Forması
Blogda ilk kez forma tanıtımı ile ilgili bi' post giriyorum. Öyle âdetim değildir forma tanıtımı üzerine post girmek ama bu forma çok hoşuma gittiği için paylaşmak istedim ben de burada.
9 Mayıs 2011
Nuri Şahin Real Madrid'de
Bu transfer gerçekleşmeden önce yani resmi açıklama yapılmadan öncesine kadar, transferin gerçekleşmeyeceği yönünde bir his vardı içimde ama bugün itibariyle Real Madird'ten açıklama geldi ve Nuri Şahin 6 yıllığına Real Madrid ile anlaştı. Bu transfer gerçekleşene kadar bir sürü şeyler söylendi. Türk oyuncuların Avrupa'da büyük kulüplerde oynayabilmesi için Mesut örneğinde olduğu gibi başka milli takımları tercih etmesi gerektiği şeklinde bir sürü şeyler söyleniyordu ancak hiçte öyle konuşulduğu gibi olmadı bence bu transfer.
Mesut'un Real Madrid'e transferinin resmiyet kazanmasının ardından en çok konuşulan konu, Mesut'un orada forma şansı bulup bulamayacağıydı fakat sezon başladıktan sonra bu söylenenler, yalnızca söylenti olarak kaldı. Mourinho sezon başından itibaren elinden geldiği kadarıyla Mesut'u her maçta oynatmaya çalıştı ve Mesut'ta buna performansı ile cevap verdi. Aynı şey şimdi Nuri içinde geçerli. Yine aynı şeyler konuşuluyor ve Mesut örneğinde olduğu gibi Nuri'de burada forma şansı bulacaktır rahatlıkla. Zaten Mourinho forma şansı vermeyecek olsa, neden Nuri'nin transferinde ısrarcı olsun ki?
Nuri, ülkemizi çok iyi bir şekilde temsil edecektir İspanya'da. Valencia'lı Mehmet Topal örneğinde olduğu gibi. Bir de ayrıca şöyle bir durum var ki, Madrid'e transferi konuşulan bir diğer isim ise, Hamit Altıntop. Eğer onunda transferi gerçekleşirse, Türk futbolu açısından çok önemli transferler gerçekleşmiş olur kısa bir süre içerisinde. Bayern'de olduğu gibi, Madrid'te de rahatlıkla uyum sağlayacaktır Hamit, tabii transferinin gerçekleşmesi durumunda.
Mesut'un Real Madrid'e transferinin resmiyet kazanmasının ardından en çok konuşulan konu, Mesut'un orada forma şansı bulup bulamayacağıydı fakat sezon başladıktan sonra bu söylenenler, yalnızca söylenti olarak kaldı. Mourinho sezon başından itibaren elinden geldiği kadarıyla Mesut'u her maçta oynatmaya çalıştı ve Mesut'ta buna performansı ile cevap verdi. Aynı şey şimdi Nuri içinde geçerli. Yine aynı şeyler konuşuluyor ve Mesut örneğinde olduğu gibi Nuri'de burada forma şansı bulacaktır rahatlıkla. Zaten Mourinho forma şansı vermeyecek olsa, neden Nuri'nin transferinde ısrarcı olsun ki?
Nuri, ülkemizi çok iyi bir şekilde temsil edecektir İspanya'da. Valencia'lı Mehmet Topal örneğinde olduğu gibi. Bir de ayrıca şöyle bir durum var ki, Madrid'e transferi konuşulan bir diğer isim ise, Hamit Altıntop. Eğer onunda transferi gerçekleşirse, Türk futbolu açısından çok önemli transferler gerçekleşmiş olur kısa bir süre içerisinde. Bayern'de olduğu gibi, Madrid'te de rahatlıkla uyum sağlayacaktır Hamit, tabii transferinin gerçekleşmesi durumunda.
29 Nisan 2011
34 Maç 99 Gol : Dinamo Bender
Bilgisayarın başında "bloga ne yazsam?" diye öyle düşünüp dururken, o arada puan cetvellerini kurcalarken karşıma Moldova Ligi çıktı ve ligin üst sıralarından ziyade, ligin alt tarafı oldukça dikkatimi çeken yer oldu ve bu yazıyı yazmaya karar verdim velhasıl. Dinamo Bender, Moldova 1. Liginde mücadele ediyor ve Moldova Liginde geride kalan 34 hafta sonunda 19 puan ile 13. sırada yer alıyorlar. Topladıkları puan itibariyle ligin en alt sırasında yer alan Gagauziya'dan daha iyi bir konum içerisinde olmalarına rağmen, attıkları ve yedikleri gol itibariyle şu ana kadar gördüğüm en kötü istatistiğe sahip takımlardan birisi olma konusunda benim gözümde ilk sırada yer alıyorlar şu an için.
34 maç sonunda neredeyse ortalama olarak maç başına 3 gol civarı bir gol yeme istatistiğine sahip olmaları da ayrı bir konu olabilir. Hani şu an itibariyle alabilecekleri belki bir galibiyet ile ligde kalmayı kesin olarak garantileyecekler büyük ihtimalle ama şu form grafiği ile kesinlikle tarih'e geçebilirler. Ayrıca şu ana kadar ligde beş galibiyet elde edebilmişler ve bu beş galibiyetin çoğunu da tıpkı kendileri gibi alt sıralarda sürünen takımlardan aldıklarını da söyleyelim.
Tabii bu yazıyı yazdıktan sonra akıllara hemen Şahan Gökbakar'ın zamanında buna benzer bir skeçi vardı. En azından onun kadar olmasa da, ona yakın bir grafikle karşı karşıya kaldığımız bir gerçek. Ama yine de kendilerini tebrik etmek gerekir, belkide bu istatistik ile tarih'e geçecekler, kim bilir...
34 maç sonunda neredeyse ortalama olarak maç başına 3 gol civarı bir gol yeme istatistiğine sahip olmaları da ayrı bir konu olabilir. Hani şu an itibariyle alabilecekleri belki bir galibiyet ile ligde kalmayı kesin olarak garantileyecekler büyük ihtimalle ama şu form grafiği ile kesinlikle tarih'e geçebilirler. Ayrıca şu ana kadar ligde beş galibiyet elde edebilmişler ve bu beş galibiyetin çoğunu da tıpkı kendileri gibi alt sıralarda sürünen takımlardan aldıklarını da söyleyelim.
21 Nisan 2011
Real Madrid 1-0 Barcelona | Mourinho...
Mourinho gerçekten çok büyük bir teknik adam. Bunu her zaman söylemişimdir ve her zaman savunmuşumdur. Real Madrid'e gelmeden önce yaptıkları ortada zaten. Ve şimdi de Real Madrid'in başında elde ettiği Kral Kupası zaferi... Bu kupanın gelmesinde Cumartesi günü oynanan El Clasico'nun önemi de oldukça büyüktü bana göre. Çünkü ilk maçın ardından Mourinho'nun Barcelona'yı çözmesi anlamına geliyordu ilk maç ve sahadan beraberlik çıkmasına rağmen, tüm kozlarını Kral Kupası maçında oynayacaktı hâliyle Mourinho.
Saha'ya da ilk maçtaki Barcelona'nın genel görünümüne göre bir 11 çıkartmıştı Mourinho. Maça ilk önce Barcelona'nın hızını, temposunu düşürme düşüncesiyle başlamıştı Real Madrid. Ancak Barcelona'da şöyle bir durum var ki şu iki maçtır, Real Madrid karşısında bir türlü o istedikleri tempoya bir türlü ulaşamadılar ve bu tempoyu yakalayamadıkları için de, sahadan istemedikleri sonuçlarla ayrıldılar. Lig maçında Mesut Özil maçın kilit oyuncularından birisiydi. Yani Real Madrid'in sahadan 1 puan almasının en önemli mimarlarından birisiydi hatta. Bu maça da beklenildiği üzere 11'de başlamıştı ancak onun yerine Benzema'nın kesilmesini Madird için dezavantaj oluşturcağını düşünüyordum lakin, ileri uçta Ronaldo fena bir oyun oynamadı maç boyunca. Takımda hem moral, hem de psikolojik açıdan düzelme olduğunu da belirtelim. Bunun en belirgin kanıtı ise, Real'in son iki maçtır Barcelona'ya karşı cesur oynabilmesi bu durumu kanıtlar nitelikte.
Hoş, maçı 70'den sonra takip edemedim ama sabah kalkar-kalkmaz özetine denk geldim ve Ronaldo çok önemli bir gole imza atmış uzatma dakikalarında. Maçın sonunda her ne olursa olsun, Barcelona'yı yenmek ve Real'in kupaya uzandığını görmek, tarifsiz bir durum. Açık konuşmak gerekirse, bu saatten sonra Real Madrid ligi Barcelona'ya bıraksa bile umrumda olmaz. Onun yerine Şampiyonlar Ligi'nin kazanmasını tercih ederim ben. Bir de ilk yarıdaki 5-0'lık mağlubiyetin rövanşını Barcelona'yı kupadan iterek almakta ayrı bir güzel olay. Bakalım, önümüzde daha iki El Clasico daha var ve bu kalan iki maç bizlere neler gösterecek...
Saha'ya da ilk maçtaki Barcelona'nın genel görünümüne göre bir 11 çıkartmıştı Mourinho. Maça ilk önce Barcelona'nın hızını, temposunu düşürme düşüncesiyle başlamıştı Real Madrid. Ancak Barcelona'da şöyle bir durum var ki şu iki maçtır, Real Madrid karşısında bir türlü o istedikleri tempoya bir türlü ulaşamadılar ve bu tempoyu yakalayamadıkları için de, sahadan istemedikleri sonuçlarla ayrıldılar. Lig maçında Mesut Özil maçın kilit oyuncularından birisiydi. Yani Real Madrid'in sahadan 1 puan almasının en önemli mimarlarından birisiydi hatta. Bu maça da beklenildiği üzere 11'de başlamıştı ancak onun yerine Benzema'nın kesilmesini Madird için dezavantaj oluşturcağını düşünüyordum lakin, ileri uçta Ronaldo fena bir oyun oynamadı maç boyunca. Takımda hem moral, hem de psikolojik açıdan düzelme olduğunu da belirtelim. Bunun en belirgin kanıtı ise, Real'in son iki maçtır Barcelona'ya karşı cesur oynabilmesi bu durumu kanıtlar nitelikte.
Hoş, maçı 70'den sonra takip edemedim ama sabah kalkar-kalkmaz özetine denk geldim ve Ronaldo çok önemli bir gole imza atmış uzatma dakikalarında. Maçın sonunda her ne olursa olsun, Barcelona'yı yenmek ve Real'in kupaya uzandığını görmek, tarifsiz bir durum. Açık konuşmak gerekirse, bu saatten sonra Real Madrid ligi Barcelona'ya bıraksa bile umrumda olmaz. Onun yerine Şampiyonlar Ligi'nin kazanmasını tercih ederim ben. Bir de ilk yarıdaki 5-0'lık mağlubiyetin rövanşını Barcelona'yı kupadan iterek almakta ayrı bir güzel olay. Bakalım, önümüzde daha iki El Clasico daha var ve bu kalan iki maç bizlere neler gösterecek...
17 Nisan 2011
Real Madrid 1-1 Barcelona
18 günlük El Clasico heyecanının ilk maçı dün oynandı ve sahadan beraberlik çıktı. Şimdi geriye kaldı üç maç. Maç öncesinde daha bol pozisyonlu, daha hareketli bir El Clasico bekliyordum ancak bu beklentilerimin maç başladığı andan itibaren suya düştüğünü söyleyeyim öncelikle. İki takımın bu sezon ligde diğer takımlarla oynadığı karşılaşmaları göz önüne alınca, insan hâliyle daha vurdulu-kırdılı bir maç bekliyordu ama olmadı işte. İki takımda maça ilk önce savunmayı düşünerek, temkinli bir başlangıç yaptı. Barcelona'nın maça bu kadar durgun bir giriş yapmasının nedeni, deplasmanda oynuyor olmasıydı kesinlikle. Tamam, ligde bu güne kadar önüne geleni duman eden bir takım görüntüsü içerisindeler belki ama dün akşam karşılarındaki takım, her ne kadar ilk maçta 5 golle uğurladıkları Real Madrid olsa da, Real Madrid her zaman Real Madrid'dir. O açıdan biraz sakin bir havada başladı maç. Real Madrid'in maça aynı Barcelona gibi başlamasındaki neden de, ilk maçta alınan skordu bence.
Maçın ilk bölümlerindeki durgunluk belli bir süreden sonra yerini bu maçtan önce ben dahil, tüm futbolseverlerin asıl beklentisi olan 'zevkli maç' havasına girmeye başlamıştı yavaştan. Real Madrid'e oranla Barcelona'nın kaybedecek pek bir şeyi olmadığı için, ilk yarıda hücumu düşünen taraf Barcelona'ydı. Messi ile yakaladıkları çok mühim bir-iki pozisyon vardı ama onlardan da bir sonuç alamadılar. Real Madrid'de ise Benzema ile Di Maria hücum bölgesinde beli bir çaba içerisindeydiler ama dün akşam Di Maria'ya maç genelinde ben pek bir anlam veremedim. Hatırladığım kadarıyla iki veya üç tane net pozisyon vardı maç içinde ve bu pozisyonları hunharca harcadı.
İkinci yarıda Real Madrid 10 kişi kaldıktan sonra çoğu insan Barcelona'nın fark'a koşacağnı düşünüyordu belki ama Mourinho herkesi yanılttı net bir biçimde. Barcelona'nın gelen golünden sonra Mesut değişikliği çok şeyi değiştirdi Real Madrid için. Bu değişiklikle orta saha'da dengeler tekrardan kurulmuştu ve Real Madrid'in çok ciddi pozisyonlar yakaladığı anlara tanık olmuştuk. Tıpkı Barcelona'nın golü gibi, Real Madrid'in golünün de penaltıdan geldiğini de belirtelim ve o penaltı, penaltı mıydı? diye sorarsanız, bence tartışmaya açık bir pozisyondu.
Velhasıl, maç 1-1 sona erdi ve yazının başında dediğim gibi, ilk El Clasico beklentilere cevap veremedi pek. Bundan sonra önümüzde daha ü maç daha var ve bu üç maç, bu maça kıyasla daha zevkli geçer diyelim. Son olarak, bu beraberlikle Real Madrid büyük ihtimalle şampiyonluk yarışına son noktayı koydu burada. Kalan maçlara baktığımız zaman, Barcelona artık şampiyonluğa yürür gider.
Maçın ilk bölümlerindeki durgunluk belli bir süreden sonra yerini bu maçtan önce ben dahil, tüm futbolseverlerin asıl beklentisi olan 'zevkli maç' havasına girmeye başlamıştı yavaştan. Real Madrid'e oranla Barcelona'nın kaybedecek pek bir şeyi olmadığı için, ilk yarıda hücumu düşünen taraf Barcelona'ydı. Messi ile yakaladıkları çok mühim bir-iki pozisyon vardı ama onlardan da bir sonuç alamadılar. Real Madrid'de ise Benzema ile Di Maria hücum bölgesinde beli bir çaba içerisindeydiler ama dün akşam Di Maria'ya maç genelinde ben pek bir anlam veremedim. Hatırladığım kadarıyla iki veya üç tane net pozisyon vardı maç içinde ve bu pozisyonları hunharca harcadı.
İkinci yarıda Real Madrid 10 kişi kaldıktan sonra çoğu insan Barcelona'nın fark'a koşacağnı düşünüyordu belki ama Mourinho herkesi yanılttı net bir biçimde. Barcelona'nın gelen golünden sonra Mesut değişikliği çok şeyi değiştirdi Real Madrid için. Bu değişiklikle orta saha'da dengeler tekrardan kurulmuştu ve Real Madrid'in çok ciddi pozisyonlar yakaladığı anlara tanık olmuştuk. Tıpkı Barcelona'nın golü gibi, Real Madrid'in golünün de penaltıdan geldiğini de belirtelim ve o penaltı, penaltı mıydı? diye sorarsanız, bence tartışmaya açık bir pozisyondu.
Velhasıl, maç 1-1 sona erdi ve yazının başında dediğim gibi, ilk El Clasico beklentilere cevap veremedi pek. Bundan sonra önümüzde daha ü maç daha var ve bu üç maç, bu maça kıyasla daha zevkli geçer diyelim. Son olarak, bu beraberlikle Real Madrid büyük ihtimalle şampiyonluk yarışına son noktayı koydu burada. Kalan maçlara baktığımız zaman, Barcelona artık şampiyonluğa yürür gider.
13 Nisan 2011
El Clasico'ya Doğru #1 : Giriş
Beklediğimiz hafta geldi çattı ve her anlamda El Clasico'ya doyacağımız bir haftaya girmiş bulunmaktayız şu dakika itibariyle. Bu senenin geçen senelere nazaran en önemli ve dikkat çekici yanı ise, bu iki takımın önümüzdeki 18 gün boyunca toplam 4 kere karşılaşacak olması ben dahil, futbol'a ilgisi olan herkesi heyecanlandırdığını tahmin edebiliyorum. Zaten böyle bir şeyi tahmin etmek için futboldan çok iyi anlamaya da gerek yok. Başlı başına 18 gün boyunca futbol'a doyacağımız bir sürecin içine gireceğiz. 18 gün dedik, dört karşılaşma dedik ve işte o malum 18 gün içerisindeki maç fikstürü de aynen şu şekilde.
İspanya Kral Kupası Final Maçı
3-4 Mayıs
Barcelona'ya pası atmak gerekirse de, savunmalarını bir kenara koyup, müthiş bir orta saha-forvet uyumuna sahip bir takım olduklarını herkes biliyordur zaten. Bu yüzden Real Madrid orta sahasında Barcelona'nın hızını kesebilmek açıısndan Xabi Alonso'nun performansının belirleyici olacağını da söyleyelim şimdiden.
Orta saha dedik, forvet dedik ama bir de Messi faktörü var tabii. Bu yazıyı okuyanların özellikle bu paragrafta hayretler içinde kalacağını düşünerek söylüyorum ki, Messi'yi her ne kadar sevmesem de, bana antipatik gelmesine rağmen de, Madrid'li oyuncuların oynanacak dört maçta da Messi'yi durdurabileceklerini sanmıyorum. Çünkü bugüne kadar Barcelona ile karşılaşan hiçbir takım böyle bir şeyi gerçekleştiremedi ve muhtemelen Real Madrid'de bunu gerçekleştiremeyecektir. El Clasico'ya daha üç gün gibi bir süre var daha ve maç gününe kadar, konuyla ilgili bir kaç yazı daha yazarım belki duruma göre...
16 Nisan Cumartesi
La Liga 32. Hafta Karşılaşması
20 Nisan Çarşamba
İspanya Kral Kupası Final Maçı
26-27 Nisan
UEFA Şampiyonlar Ligi Yarı Final 1. maçı
3-4 Mayıs
UEFA Şampiyonlar Ligi Yarı Final 2. maçı
Maç tarihleri bu şekildeyken bir de iki takımın genel durumuna bakalım bir de. Real Madrid için bu maçın öneminden zaten bahsetmemize gerek yok. Çünkü ligde Barcelona ile arasındaki 8 puan farkın yanında, ligin ilk yarısında Nou Camp'taki deyim yerindeyse 'tarihi hezimet'in rövanşını almak olacaktır öncelikle Real Madrid'in hedefi. O maçta farkın bu kadar abartılı olmasının temel nedeni bence, Mourinho'nun daha o haftalarda takımı tanıma aşamasında olmasından dolayı kaynaklandığını düşünüyorum şahsen. Barcelona'daki sistem zaten sürekli aynı işlediği için karşılarındaki rakibin Real Madrid olduklarına aldırmadılar pek ve ortaya bambaşka bir sonuç çıktı özetle. Tabii bu söylediklerim işin biraz 'bahane' boyutu ve artık bu hafta oynanacak olan maça bakmak lazım artık.
Real Madrid'de bu maç için kilit oyuncuların Adebayor, Ronaldo ve Mesut olacağı kanısındayım. "Neden Mesut?" sorusuna da hemen cevap vereyim yeri gelmişken. Real Madrid'e geldiği bundan bu yana kötü oynadığı maçların sayısı, bir elin parmağını geçmez. O açıdan Barcelona maçının kilit oyuncularından birisi de Mesut olacaktır.
Barcelona'ya pası atmak gerekirse de, savunmalarını bir kenara koyup, müthiş bir orta saha-forvet uyumuna sahip bir takım olduklarını herkes biliyordur zaten. Bu yüzden Real Madrid orta sahasında Barcelona'nın hızını kesebilmek açıısndan Xabi Alonso'nun performansının belirleyici olacağını da söyleyelim şimdiden.
Orta saha dedik, forvet dedik ama bir de Messi faktörü var tabii. Bu yazıyı okuyanların özellikle bu paragrafta hayretler içinde kalacağını düşünerek söylüyorum ki, Messi'yi her ne kadar sevmesem de, bana antipatik gelmesine rağmen de, Madrid'li oyuncuların oynanacak dört maçta da Messi'yi durdurabileceklerini sanmıyorum. Çünkü bugüne kadar Barcelona ile karşılaşan hiçbir takım böyle bir şeyi gerçekleştiremedi ve muhtemelen Real Madrid'de bunu gerçekleştiremeyecektir. El Clasico'ya daha üç gün gibi bir süre var daha ve maç gününe kadar, konuyla ilgili bir kaç yazı daha yazarım belki duruma göre...
6 Nisan 2011
İki Farklı Schalke
Schalke'nin bu sezon ligdeki durumu ortada. Kadro açısından baktığımız vakit en azından benim kanaatimce kaliteli bir kadro yapısına sahip olmalarına rağmen Felix Magath'ın beceriksizliği mi desek, yoksa daha başka bir nedenden ötürü mü bilmiyorum ama bu sezon takım ligde istenileni veremedi açık bir şekilde. Takım ligdeki durumu baz alındığından dolayı artık bir müdahalenin yapılması gerekiyordu ve sonuç olarak en sonunda Magath'ın görevine son verildi geçtiğimiz günlerde. Magath'ın ardından takımın başına Michael Boris getirildi ve bu kan değişimi takıma ciddi bir pozitif yönde hava getirdi desek yeridir hani. Magath'ın vedasının ardından alınan galibiyetler ve bunun yanında zaten takımın Şampiyonlar Liginde gösterdiği form grafiğinin üzerine dün akşam eklenen muazzam İnter galibiyeti hakikatten anlatılmaz bir durum. Şampiyonlar Liginin son şampiyonu karşısında hele ki bir de deplasmanda beş gollü bir galibiyet ile Almanya'ya geri dönmek anlatılmaz bir şey yani. Gerçi yarı finaldeki rakiplere baktığımız zaman insanın gözü biraz korkuyor ama o aşamaya geldikten sonra rakibin kim olduğunun bir önemi yok. Ama Manchester United nı, Chelsea mi derseniz, ben Chelsea'yi tercih ederim yarı finalde.
Lig dedik, Şampiyonlar Ligi dedik ama bir de takımın son zamanlardaki yükselişinde Raul'ün katkısını da görmemezlikten gelmeyelim. Sezon başında Schalke'ye geldiğinde "Almanya'ya tatil'e geldi" benzeri açıklamalar yapılıyordu onun için ama dün akşam attığı gollerle bir kez daha ne derece büyük bir oyuncu olduğunu kanıtladı herkese. Söyleyecek pek fazla daha fazla da söz yok esasında Raul için. Şampiyonlar Liginde 130 maçta 66 gole imza atmış bir oyuncu için söylenebilecek daha başka söz var mıdır yani sizce de?
Lig dedik, Şampiyonlar Ligi dedik ama bir de takımın son zamanlardaki yükselişinde Raul'ün katkısını da görmemezlikten gelmeyelim. Sezon başında Schalke'ye geldiğinde "Almanya'ya tatil'e geldi" benzeri açıklamalar yapılıyordu onun için ama dün akşam attığı gollerle bir kez daha ne derece büyük bir oyuncu olduğunu kanıtladı herkese. Söyleyecek pek fazla daha fazla da söz yok esasında Raul için. Şampiyonlar Liginde 130 maçta 66 gole imza atmış bir oyuncu için söylenebilecek daha başka söz var mıdır yani sizce de?
12 Şubat 2011
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)















