10 Temmuz 2011
Bir Kare #5
Japonya-Almanya maçından... 108. dakikada Maruyama topa vuruyor ve sonrasında Almanya kupaya veda ediyor. Ne diyelim, yazık oldu.
7 Temmuz 2011
Kadınlar Dünya Kupası & Çeyrek Finaller
Gündem o kadar yoğun olmasına ve bununla beraber yazacak o kadar şey olmasına rağmen, pek ilgilenmemeye çalışıyorum malum şike soruşturmasıyla. Zira henüz ortada kesin bir şey yok ve şimdi ne yazsak, havada kalma ihtimali çok yüksek çünkü. Onu şimdilik bir tarafa koyup, Kadınlar Dünya Kupası'na odakladım kendimi şu an. Bildiğiniz üzere -takip edenler bilir- grup maçları dün itibariyle sona erdi ve turnuvayı yarıladık diyebiliriz. Şunun şurasında 10 gün gibi bir süre kaldı çünkü.
İngiltere - Fransa
Turnuva başlamadan önce favori gördüğüm takımlardan birisiydi İngiltere. Ancak maçlar başlayınca ve İngiltere'yi adamakıllı izledikten sonra bu fikrim değişti. Kadro kalitesi açısından çok iyi isimlere sahipler eyvallah ama üç maç geride kaldı ve bu üç maçta istenilen oyunu sergileyemediler bir türlü. Takımda Kelly Smith bir şeyler yapmaya çalışıyor ama o da bir yere kadar yani. Takımda Kelly Smith'e ayak uyduracak başka isim yok diyelim kısacası. Belki Fara Williams ve Faye White bir şeyler yapmaya çalışıyor ancak yeterli olmuyor o da.
Fransa turnuvanın açılış maçında Nijerya karşısında vasatın üzerine çıkamamıştı lakin onlar da ikinci ve üçüncü maçlarda toparladılar durumu. Gerçi son maçta Almanya'ya karşı kaybettiler ancak yine de fena top oynamadılar bence. Grup maçlarında Fransa için ön plana çıkan isimlerin Delie ve Necib olduğunu da söyleyelim. Necib'e ayrı bir parantez açmak gerekirse, oyun yapısı Nasri'ye çok benziyor. Bunu daha önce de söyledim, şimdi de söylüyorum. Bu eşleşmede iki takım arasında pek güç farkı olmamasına karşın, ben Fransa'nın tur atlayacağını düşünüyorum.
Almanya - Japonya
Almanya bu turnuvanın mutlak favorilerinden. Gerçi favori dediğime bakmayın, yalnızca kağıt üzerinde favoriler şu an. Grup maçları boyunca hiç öyle iç açıcı bir futbol oynamadılar. Bunun en büyük nedenlerinden birisi, Fatmire Bajramaj'ın takımla yaşadığı sorun. Fatmire Bajramaj kötü oynayınca, hâliyle bu durum takıma da yansıyor ve ortaya böyle kötü futbol çıkıyor. Hatta söylentilere göre takım arkadaşları Bajramaj'a oyun içinde pas atmamak için sözleşmişler. Tabii bu ne kadar doğru, bilinmez. Yine de bir sıkıntı olduğu gerçek.
Bajramaj istenileni veremedi dedik ama Almanya öyle tek bir oyuncuya bağlı bir takım değil. Hani Bajramaj kötü oynasa Grings, Popp veya ne bileyim, Kim Kulig falan sahneye çıkıyor. Ki çeyrek finale maç kaybetmeden gelmelerinde takım oyununun etkisi oldukça fazla.
Japonya ise bu turnuvanın en dirençli, en iyi futbol oynayan takımlarından birisi. Onlar da takım oyununu çok iyi oynuyorlar. Ben Japonya'nın yalnızca bir maçını takip edebildim bugüne kadar fakat izlediğim maçta Nagasoto'yu çok beğenmiştim. Ayrıca Japonya için şunu da söylemek gerekirse, İngiltere'ye kök söktüren Meksika'ya dört tane salladıklarını da hatırlatalım. Almanya karşısındaki şanslarına değinmek gerekirse de ; tur atlamaları zor şu aşamada ancak, imkansız değil.
İsveç - Avustralya
'Kısmetli takım' benzetmesi ne kadar doğru bilemem ama son maçta ABD'yi yenip Avustralya ile eşleşmeleri gerçekten büyük şans oldu İsveç için. Ha, son maçta kazanan ABD olsaydı aynı şeyi onlar için de söyleyecektik. Çünkü "Brezilya ile mi yoksa Avustralya ile mi eşleşmek isterseniz?" diye sorsalar, herkes Avustralya'yı tercih eder. Nedeni ise çok basit, Avustralya daha tecrübesiz bir takım Brezilya'ya göre. Yanlışım yoksa, tarihlerinde ikinci kez çeyrek finale çıkmışlar. İsveç karşısında neler yapacaklar, bakalım bekleyip göreceğiz.
İsveç, grup maçlarında fena top oynamadı. Kötü oynadığı maçları bile kazanmasını bildi. Bu açıdan biraz kendilerini zorladılar ve Avustralya ile eşleşmeleri onlar için büyük bir şans oldu. Grup maçlarında takımın en önemli oyuncusu olan Lotto Schelin'in gol atamaması onlar için büyük sıkıntı yarattı belki ama bence bu şanssızlığını Avustralya karşısında kıracaktır mutlaka.
Brezilya - ABD
ABD'nin en kısmetsiz takım olduğundan söz etmiştim yukarıda. Çünkü Brezilya ile eşleştiler. Bu turnuvanın en güçlü favorilerinden biriyle. Gerçi şimdi haklarını yemeyelim, kötü futbol oynamadılar grup maçları boyunca ancak ne yaparsanız yapın, karşınızdaki takım Brezilya. Ben şahsen çok fazla şansları olduğunu sanmıyorum ama göreceğiz yine de.
Brezilya'dan ise o kadar uzun uzun bahsetmemize gerek yok sanırım. Bu takımda Marta'nın tek başına gösterdiği performans bile onlar için yeterli olacaktır. Yani Marta gününde olursa, Brezilya'nın pek tutulma şansı olmaz. Hele bir de o gün takım olarak çok iyilerse, rakip takım için büyük sıkıntı olur.
İngiltere - Fransa
Turnuva başlamadan önce favori gördüğüm takımlardan birisiydi İngiltere. Ancak maçlar başlayınca ve İngiltere'yi adamakıllı izledikten sonra bu fikrim değişti. Kadro kalitesi açısından çok iyi isimlere sahipler eyvallah ama üç maç geride kaldı ve bu üç maçta istenilen oyunu sergileyemediler bir türlü. Takımda Kelly Smith bir şeyler yapmaya çalışıyor ama o da bir yere kadar yani. Takımda Kelly Smith'e ayak uyduracak başka isim yok diyelim kısacası. Belki Fara Williams ve Faye White bir şeyler yapmaya çalışıyor ancak yeterli olmuyor o da.
Fransa turnuvanın açılış maçında Nijerya karşısında vasatın üzerine çıkamamıştı lakin onlar da ikinci ve üçüncü maçlarda toparladılar durumu. Gerçi son maçta Almanya'ya karşı kaybettiler ancak yine de fena top oynamadılar bence. Grup maçlarında Fransa için ön plana çıkan isimlerin Delie ve Necib olduğunu da söyleyelim. Necib'e ayrı bir parantez açmak gerekirse, oyun yapısı Nasri'ye çok benziyor. Bunu daha önce de söyledim, şimdi de söylüyorum. Bu eşleşmede iki takım arasında pek güç farkı olmamasına karşın, ben Fransa'nın tur atlayacağını düşünüyorum.
Almanya - Japonya
Almanya bu turnuvanın mutlak favorilerinden. Gerçi favori dediğime bakmayın, yalnızca kağıt üzerinde favoriler şu an. Grup maçları boyunca hiç öyle iç açıcı bir futbol oynamadılar. Bunun en büyük nedenlerinden birisi, Fatmire Bajramaj'ın takımla yaşadığı sorun. Fatmire Bajramaj kötü oynayınca, hâliyle bu durum takıma da yansıyor ve ortaya böyle kötü futbol çıkıyor. Hatta söylentilere göre takım arkadaşları Bajramaj'a oyun içinde pas atmamak için sözleşmişler. Tabii bu ne kadar doğru, bilinmez. Yine de bir sıkıntı olduğu gerçek.
Bajramaj istenileni veremedi dedik ama Almanya öyle tek bir oyuncuya bağlı bir takım değil. Hani Bajramaj kötü oynasa Grings, Popp veya ne bileyim, Kim Kulig falan sahneye çıkıyor. Ki çeyrek finale maç kaybetmeden gelmelerinde takım oyununun etkisi oldukça fazla.
Japonya ise bu turnuvanın en dirençli, en iyi futbol oynayan takımlarından birisi. Onlar da takım oyununu çok iyi oynuyorlar. Ben Japonya'nın yalnızca bir maçını takip edebildim bugüne kadar fakat izlediğim maçta Nagasoto'yu çok beğenmiştim. Ayrıca Japonya için şunu da söylemek gerekirse, İngiltere'ye kök söktüren Meksika'ya dört tane salladıklarını da hatırlatalım. Almanya karşısındaki şanslarına değinmek gerekirse de ; tur atlamaları zor şu aşamada ancak, imkansız değil.
İsveç - Avustralya
'Kısmetli takım' benzetmesi ne kadar doğru bilemem ama son maçta ABD'yi yenip Avustralya ile eşleşmeleri gerçekten büyük şans oldu İsveç için. Ha, son maçta kazanan ABD olsaydı aynı şeyi onlar için de söyleyecektik. Çünkü "Brezilya ile mi yoksa Avustralya ile mi eşleşmek isterseniz?" diye sorsalar, herkes Avustralya'yı tercih eder. Nedeni ise çok basit, Avustralya daha tecrübesiz bir takım Brezilya'ya göre. Yanlışım yoksa, tarihlerinde ikinci kez çeyrek finale çıkmışlar. İsveç karşısında neler yapacaklar, bakalım bekleyip göreceğiz.
İsveç, grup maçlarında fena top oynamadı. Kötü oynadığı maçları bile kazanmasını bildi. Bu açıdan biraz kendilerini zorladılar ve Avustralya ile eşleşmeleri onlar için büyük bir şans oldu. Grup maçlarında takımın en önemli oyuncusu olan Lotto Schelin'in gol atamaması onlar için büyük sıkıntı yarattı belki ama bence bu şanssızlığını Avustralya karşısında kıracaktır mutlaka.
Brezilya - ABD
ABD'nin en kısmetsiz takım olduğundan söz etmiştim yukarıda. Çünkü Brezilya ile eşleştiler. Bu turnuvanın en güçlü favorilerinden biriyle. Gerçi şimdi haklarını yemeyelim, kötü futbol oynamadılar grup maçları boyunca ancak ne yaparsanız yapın, karşınızdaki takım Brezilya. Ben şahsen çok fazla şansları olduğunu sanmıyorum ama göreceğiz yine de.
Brezilya'dan ise o kadar uzun uzun bahsetmemize gerek yok sanırım. Bu takımda Marta'nın tek başına gösterdiği performans bile onlar için yeterli olacaktır. Yani Marta gününde olursa, Brezilya'nın pek tutulma şansı olmaz. Hele bir de o gün takım olarak çok iyilerse, rakip takım için büyük sıkıntı olur.
6 Temmuz 2011
5 Temmuz 2011
Sabır
Söylenecek, yazılacak o kadar şey var ki aslında, ama şu an hiçbir şey yazmak gelmiyor içimden. Yalnız şöyle bir durum var ki ; her ne olursa olsun, eğer ortada bir suç varsa, suçlular mutlaka cezalandırılmalı.. Gerçi her türlü durumda olan yine Fenerbahçe'ye olacak ya, neyse. Hadi onu geçtim, bütün bir sene boyunca sarf edilen emeğe, çabaya kısacası her şeye yazık olacak. Ha, olur da Fenerbahçe bu davanın sonunda küme düşürülürse, en azından kendi adıma söylemeliyim ki, takımımı yine aynı şekilde destekleyeceğim ve maçlara gideceğim. Değişen bir şey olmayacak yani...
1 Temmuz 2011
Arsenal'da Transfer Bitmez (!)
Blogda kadınlar futboluna o kadar yüklendikten sonra, e artık bir yerde erkekler futboluna da bir pası atmak lazımdı ve Arsenal'daki transfer belirsizliği artık benim de canımı da sıkmaya başlamışken, bu yazıyı yazmaya karar verdim. "x kulübünde transfer bitmez" söylemi son zamanların en büyük klişelerden birisidir herhâlde. Arsenal'ı bir kenara koyarsak ve diğer Avrupa kulüplerine bakarsak, onlar çatır çatır transferler yaparken, Arenal'da henüz daha çıt yok maalesef.
Gerçi şimdi hakkını yemeyelim, bugün Barcelona altyapısından Hector Bellerin ve Jon Toral'ı renklerine bağladılar ama bu transferlerin ne derece yeterli olduğu tartışılır. Onun haricinde Charlton Athletic'ten Carl Jenkinson, Lorient'den Coquelin ve Botelho'yu renklerine bağladı Arsenal ama bu isimler yeterli isimler değil. Her şeyden önce 'geleceğe yatırım' için yapılmış transferler diyebiliriz bunlar için. Yani bu isimlerle başarının gelmesi şu aşamada imkansız.
Öte yandan bir de Gervinho meselesi var tabii. O transferde tam bir yılan hikâyesine dönüştü maalesef. "Ha geldi, ha gelecek" derken, o transferde tam bir arapsaçı oldu kısacası. Ben şu açıdan Arsene Wenger'i anlamıyorum. Hani tamam, Gervinho gibi bir adamın Arsenal'a transferi gerçekleşirse çok çılgın bir transfer olacaktır muhakkak ama, takımın kaleci sorunu yaşadığı kabak gibi ortadayken, diğer mevkiler için transfer konusunda ısrarcı olmasına anlam veremiyorum. Buradan şu sonuç çıkartılmasın tabii ki de ; Gervinho veya ne bileyim, herhangi bir isimden önce transferde öncelik kaleciye verilmeli bana göre.
Hep gelmesi muhtemel oyuncuları konuştuk, biraz da Arsenal'dan gitmesi muhtemel isimleri konuşmak lazım. Şu an takımdan gitmesi en muhtemel isim Fabregas. Bunu herkes biliyor. Aylardır bu transfer konuşulup durdu. Hatta artık kabak tadı vermeye başladı diyebilirim. Şayet transfer gerçekleşirse, Arsenal'ın kasasına ciddi bir para gireceği kesin. Bu transfer için bir yandan gerçekleşmesini, öte yandan da gerçekleşmemesini istiyorum. Umarım en kısa zamanda bir sonuca bağlanır bu transfer.
Son olarak ise, Samir Nasri'nin de takımdan ayrılacağı söyleniyor. Onun kesinlikle takımdan ayrılmasını istemiyorum. Zira olur da Arsenal'dan ayrılırsa, Manchester City'e transfer olacağı söyleniyor. Para için de olsa Manchester City'e gitmesi çok mantıksız. O yüzden Wenger'in Nasri'yi ne yapıp edip, takımda tutması şart.
Gerçi şimdi hakkını yemeyelim, bugün Barcelona altyapısından Hector Bellerin ve Jon Toral'ı renklerine bağladılar ama bu transferlerin ne derece yeterli olduğu tartışılır. Onun haricinde Charlton Athletic'ten Carl Jenkinson, Lorient'den Coquelin ve Botelho'yu renklerine bağladı Arsenal ama bu isimler yeterli isimler değil. Her şeyden önce 'geleceğe yatırım' için yapılmış transferler diyebiliriz bunlar için. Yani bu isimlerle başarının gelmesi şu aşamada imkansız.
Öte yandan bir de Gervinho meselesi var tabii. O transferde tam bir yılan hikâyesine dönüştü maalesef. "Ha geldi, ha gelecek" derken, o transferde tam bir arapsaçı oldu kısacası. Ben şu açıdan Arsene Wenger'i anlamıyorum. Hani tamam, Gervinho gibi bir adamın Arsenal'a transferi gerçekleşirse çok çılgın bir transfer olacaktır muhakkak ama, takımın kaleci sorunu yaşadığı kabak gibi ortadayken, diğer mevkiler için transfer konusunda ısrarcı olmasına anlam veremiyorum. Buradan şu sonuç çıkartılmasın tabii ki de ; Gervinho veya ne bileyim, herhangi bir isimden önce transferde öncelik kaleciye verilmeli bana göre.
Hep gelmesi muhtemel oyuncuları konuştuk, biraz da Arsenal'dan gitmesi muhtemel isimleri konuşmak lazım. Şu an takımdan gitmesi en muhtemel isim Fabregas. Bunu herkes biliyor. Aylardır bu transfer konuşulup durdu. Hatta artık kabak tadı vermeye başladı diyebilirim. Şayet transfer gerçekleşirse, Arsenal'ın kasasına ciddi bir para gireceği kesin. Bu transfer için bir yandan gerçekleşmesini, öte yandan da gerçekleşmemesini istiyorum. Umarım en kısa zamanda bir sonuca bağlanır bu transfer.
Son olarak ise, Samir Nasri'nin de takımdan ayrılacağı söyleniyor. Onun kesinlikle takımdan ayrılmasını istemiyorum. Zira olur da Arsenal'dan ayrılırsa, Manchester City'e transfer olacağı söyleniyor. Para için de olsa Manchester City'e gitmesi çok mantıksız. O yüzden Wenger'in Nasri'yi ne yapıp edip, takımda tutması şart.
29 Haziran 2011
'Kaçan Balık' Büyük Olur : Servet Uzunlar
Esas değinmek istediğim konuya geçmeden önce şunu belirteyim öncelikle. Son bir haftadır blogda sürekli Dünya Kupası'nı ele aldığım bir gerçek. Bu durumdan ben bir bakıma memnunum ama, memnun olmadığım durumlarda var muhakkak. Bu durumun böyle olmasında, yazacak pek fazla konu olmamasının da etkisi var bir de. Uzun lafın kısası ; yazacak konu olmadığı için bu aralar Dünya Kupası'na yüklendik efendim. Bunu da belirtmek istedim yani.
Neyse, o meseleyi bir kenara koyup, asıl değinmek istediğim konuya geçeyim en iyisi. Bu yazıyı yazmamda bugün oynanan Brezilya-Avustralya maçının etkisi oldukça fazla. Zira orada izlediğim Servet Uzunlar beni oldukça etkiledi. Hani oynadığı oyundan ziyade, bir Türk oyuncunun Türkiye milli takımında değil de, başka bir ülkenin milli takımında forma giyiyor olması, hep benim canımı sıkmıştır. Erkeklerde en yakın örnek olarak, Mesut Özil'de olduğu gibi. Ama bir yerde de kendinizi o oyuncunun yerine koyduğunuz zaman, o oyuncuya hak veriyorsunuz ister istemez.
Oturup düşündüğünüz vakit, Avustralya'da doğmuşsunuz ve doğduğunuz ülkenin formasını giymek sizin en doğal hakkınız. Ama biz olaya hep duygusal yönden baktığımız için, insan biraz üzülüyor yani. Ben de Servet'in yerinde olsam, Avustralya milli takımında oynamayı tercih ederim şahsen. Çünkü kalkıp Türkiye'de oynasan, kendini geliştirme fırsatın olmaz bu şartlarda. Aslında bizim bu olaylardan ders çıkartmamız gerekirken, hâlâ akıllanmıyoruz. Bu ve bunun gibi örnekleri görmemize rağmen, kadınlar futbolunda bazı şeyleri değiştirmek yerine, oturup öyle bakıyoruz anca.
Şunu da belirteyim ayrıca. Şimdi yeni bir moda çıktı son birkaç gündür. Bazı kişiler, bilmediği daha doğrusu takip etmediği spor dallarında "ulemalık" tasladığı yönünde şeyler söylendi durdu. Bu ve bundan önce kadınlar futbolu ile ilgili yazdığım yazılar öyle algılanmasın lütfen. Kaldı ki Servet Uzunlar'ı ben ilk kez izlemiyorum. Bundan önce de bu sezon Fortuna Hjörring'in birkaç kez Şampiyonlar Ligi maçını izleme fırsatını bulmuştum ve Servet Uzunlar'ı da orada izlemiştim.
Servet'in kendisinden de bahsetmek gerekirse, Sidney doğumlu olduğunu söylemiştik ve kendisi 1989 doğumlu. Servet için şöyle ilginç bir durum var ki, Harry Kewell'ın bile kabul edilmediği Avustralya Spor Enstitüsüne bir şekilde kabul edilmiş. Zaten sonrası da bildiğiniz gibi, orada yetiştikten sonra bugüne kadar gelmesini bilmiş ve şu an kendisi Dünya Kupası'nda forma giyiyor.
Neyse, o meseleyi bir kenara koyup, asıl değinmek istediğim konuya geçeyim en iyisi. Bu yazıyı yazmamda bugün oynanan Brezilya-Avustralya maçının etkisi oldukça fazla. Zira orada izlediğim Servet Uzunlar beni oldukça etkiledi. Hani oynadığı oyundan ziyade, bir Türk oyuncunun Türkiye milli takımında değil de, başka bir ülkenin milli takımında forma giyiyor olması, hep benim canımı sıkmıştır. Erkeklerde en yakın örnek olarak, Mesut Özil'de olduğu gibi. Ama bir yerde de kendinizi o oyuncunun yerine koyduğunuz zaman, o oyuncuya hak veriyorsunuz ister istemez.
Oturup düşündüğünüz vakit, Avustralya'da doğmuşsunuz ve doğduğunuz ülkenin formasını giymek sizin en doğal hakkınız. Ama biz olaya hep duygusal yönden baktığımız için, insan biraz üzülüyor yani. Ben de Servet'in yerinde olsam, Avustralya milli takımında oynamayı tercih ederim şahsen. Çünkü kalkıp Türkiye'de oynasan, kendini geliştirme fırsatın olmaz bu şartlarda. Aslında bizim bu olaylardan ders çıkartmamız gerekirken, hâlâ akıllanmıyoruz. Bu ve bunun gibi örnekleri görmemize rağmen, kadınlar futbolunda bazı şeyleri değiştirmek yerine, oturup öyle bakıyoruz anca.
Şunu da belirteyim ayrıca. Şimdi yeni bir moda çıktı son birkaç gündür. Bazı kişiler, bilmediği daha doğrusu takip etmediği spor dallarında "ulemalık" tasladığı yönünde şeyler söylendi durdu. Bu ve bundan önce kadınlar futbolu ile ilgili yazdığım yazılar öyle algılanmasın lütfen. Kaldı ki Servet Uzunlar'ı ben ilk kez izlemiyorum. Bundan önce de bu sezon Fortuna Hjörring'in birkaç kez Şampiyonlar Ligi maçını izleme fırsatını bulmuştum ve Servet Uzunlar'ı da orada izlemiştim.
Servet'in kendisinden de bahsetmek gerekirse, Sidney doğumlu olduğunu söylemiştik ve kendisi 1989 doğumlu. Servet için şöyle ilginç bir durum var ki, Harry Kewell'ın bile kabul edilmediği Avustralya Spor Enstitüsüne bir şekilde kabul edilmiş. Zaten sonrası da bildiğiniz gibi, orada yetiştikten sonra bugüne kadar gelmesini bilmiş ve şu an kendisi Dünya Kupası'nda forma giyiyor.
28 Haziran 2011
İlk Maçlar = Hayal Kırıklığı
Kadınlar Dünya Kupası'nın üçüncü gününü bugün itibariyle geride bıraktık ve bu üç gün boyunca toplam altı maç izledik. Bu üç gün boyunca zevkli maçlar da izledik elbette ama genel görüntü ; mücadele açısından vasat, skor açısından ise kısır maçlardı genel olarak. Kaldı ki oynanan altı maçta toplam gol sayısının on iki olması, bu durumu net bir biçimde gözler önüne seriyor. Atılan gol sayısı bir yana, oynanan oyunun hâyâl kırıklığı yaratması biraz üzücü tabii. Çünkü insan Dünya Kupası'nda kaliteli, tempolu maçlar seyretmek istiyor doğal olarak. Ama biraz da bunu daha turnuvanın ilk maçları olduğu için oyuncuların turnuvaya uyum sürecine bağlayabiliriz bir ihtimal.
Takımların oynadığı vasat oyunun yanında, hani belli beklentilerin olduğu isimlerin de ilk maçlarda kendilerinden beklenen oyunu sahaya yansıtamamaları da ayrı bir konu. Mesela Almanya, Kanada karşısında kazanmasına rağmen kötü futbol oynadı. Maç sonunda Silvia Neid'ın yüz ifadesi pek iç açıcı değildi doğrusunu söylemek gerekirse. Almanya'nın iyi oynayamamasından ziyade, Fatmire Bajramaj'ın da süre aldığı bölümde de istenileni verememesi onlar için sıkıntı yaratabilir ilerleyen maçlar için.
Turnuvanın bir diğer favorisi olan İngiltere'de de aynı durum Kelly Smith için geçerli. Gerçi Kelly Smith bir yana, İngiltere'de takım olarak çok kötü. Hatta onlar Almanya'dan da kötüler şu an için. Kötü diyoruz ama, bir yerde haklarını da yemeyelin şimdi. Dün maçın ilk yarısında biraz iyi oynadılar ama daha üstün olan taraf Meksika'ydı maçta ve maçın sonunda 1-1'lik eşitlik vardı.
Biraz da bugünkü maça değinecek olursak ;ABD genel olarak iyi bir izlenim bıraktı ben de. Bir Almanya veya İngiltere'ye göre daha iyi top oynadılar. Bu oyunu sürekli hâle getirebilirlerse, bu turnuvada en az bir yarı final görme şansları olabilir. .Ayrıca bir de yarın Brezilya'nın maçı var ve o maçta da Marta'yı dikkatlice izlemek lazım. Duruma göre Marta için de özel bir yazı yazabilirim ilerleyen günlerde.
Son olarak şu bilet mevzusu da kafama takılmadı değil hani. Aklıma gelmişken o konudan da söz etmek istiyorum. Turnuva öncesinde satışa çıkartılan tüm biletlerin tükendiği söyleniyordu ancak ilk üç günde izlediğim maçlarda tribünlerde boşluklar çok göze battı. Bugünkü ABD maçında da oldukça fazla boşluklar vardı mesela. Umarım diğer maçlarda bu boşluklara tanık olmaz yine.
Takımların oynadığı vasat oyunun yanında, hani belli beklentilerin olduğu isimlerin de ilk maçlarda kendilerinden beklenen oyunu sahaya yansıtamamaları da ayrı bir konu. Mesela Almanya, Kanada karşısında kazanmasına rağmen kötü futbol oynadı. Maç sonunda Silvia Neid'ın yüz ifadesi pek iç açıcı değildi doğrusunu söylemek gerekirse. Almanya'nın iyi oynayamamasından ziyade, Fatmire Bajramaj'ın da süre aldığı bölümde de istenileni verememesi onlar için sıkıntı yaratabilir ilerleyen maçlar için.
Turnuvanın bir diğer favorisi olan İngiltere'de de aynı durum Kelly Smith için geçerli. Gerçi Kelly Smith bir yana, İngiltere'de takım olarak çok kötü. Hatta onlar Almanya'dan da kötüler şu an için. Kötü diyoruz ama, bir yerde haklarını da yemeyelin şimdi. Dün maçın ilk yarısında biraz iyi oynadılar ama daha üstün olan taraf Meksika'ydı maçta ve maçın sonunda 1-1'lik eşitlik vardı.
Biraz da bugünkü maça değinecek olursak ;ABD genel olarak iyi bir izlenim bıraktı ben de. Bir Almanya veya İngiltere'ye göre daha iyi top oynadılar. Bu oyunu sürekli hâle getirebilirlerse, bu turnuvada en az bir yarı final görme şansları olabilir. .Ayrıca bir de yarın Brezilya'nın maçı var ve o maçta da Marta'yı dikkatlice izlemek lazım. Duruma göre Marta için de özel bir yazı yazabilirim ilerleyen günlerde.
Son olarak şu bilet mevzusu da kafama takılmadı değil hani. Aklıma gelmişken o konudan da söz etmek istiyorum. Turnuva öncesinde satışa çıkartılan tüm biletlerin tükendiği söyleniyordu ancak ilk üç günde izlediğim maçlarda tribünlerde boşluklar çok göze battı. Bugünkü ABD maçında da oldukça fazla boşluklar vardı mesela. Umarım diğer maçlarda bu boşluklara tanık olmaz yine.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






